Uda İade-i İtibarını Yapan Bir Müzik Adamı

Uda İade-i İtibarını Yapan Bir Müzik Adamı: Cinuçen Tanrıkorur

Dünya Bizim | 28.06.2016

''Cinuçen Tanrıkorur herkese nasip olmayacak hususî bir tavır, bir ekoldür. Onun çalışı, henüz ilk mızrabından tanıyacağınız, baştanbaşa şahsiyet sahibi, kuvvetli bir ifadenin temsilidir.'' Cinuçen Tanrıkorur’un sevenlerinden ve yakınlarından biri olan tanburî ve mimar Celâleddin Çelik, onun hakkında Metin Erol'un sorularını cevapladı.

Cinuçen Tanrıkorur, 1938, Nefs-i İstanbul, Fatih doğumlu. Kendi ifadesiyle “Cenab-ı Hakk’ın bir lütfu ilahisidir ki; milli kültür şuuruna sahip bir anne babanın çocuğu olarak” dünyaya gelmiş Tanrıkorur. Ömrünü hassasiyetleri olarak benimsediği “Türk musikisinin gerçekten hangi meziyet ve hangi kusurlara, genel manada hangi niteliklere sahip bir müzik olduğunun öğrenilmesi” davasına adamış biri. Mücadelesi zor bir davanın adamı Cinuçen Bey, çünkü “70 sene boyunca bütün düşünenlerin bildiği gibi Türk toplumu kendi müziğinde mahrum bırakılarak yetiştirildi. Yabancı müzikleri öğrenirsek çağdaşlaşacağız zannetmenin komikliği” içinde yaşamış. Kendi o yıllarda yürütülen toplum operasyonunu şöyle ifade ediyor: “Türk çocuğu Bach, Beethoven ve Mozart’ı öğrendi; Itri’den, Meragi’den, Kazasker Mustafa İzzet Efendi’den, Dede Efendi’den, Tanburi Cemil Bey’den, Sadettin Kaynak’tan habersiz yetiştirildi ve bunu da marifet zannettik.”

Bir anısında toplumumuzun irfanına dikkatleri çeker Cinuçen Bey: “Dün bir taksiye bindik. 70 yaşında Yozgatlı bir köylü arabayı kullanan. Allah sizi inandırsın hayatımda hiçbir Türk aydınından bu kadar isabetli görüşler, çarpıcı cümleler, bunca göz yaşartıcı tespitler duymamıştım. Her bir kelimesinde ayrı bir hikmet olan sözler söyledi: ‘Çocuklarımızı yüksek mühendis olsunlar diye okuttuk ama alçak mühendis çıktılar… Köyümde arpa, buğday bitmişti, saman bitmişti, eşeğin önüne tütün paketini koydum, tütüne baktı yemedi. Eşeğin yemediğini insanlar içiyor bugün.’… Yaşadığı bu hadise üzerine şu yorumu yapıyor Cinuçen Tanrıkorur: “Türk milletinin kültürü yoksa da irfanı vardır, şuurunun zayıf olduğu yerlerde bile izanı vardır.  Bu ham maddeyi, bu tertemiz malzemeyi nasıl bozarız, nasıl dejenere ederiz, nasıl soysuzlaştırırız diye 70 sene uğraştılar. Hamdolsun bozdular! Bir daha düzeltilmesi çok zor olacak şekilde bozdular.”

İşte Cinuçen Bey’in ömrü, enkaz hâline gelen kültür ve sanat dünyamızı, Allah’ın ona bahşettiği yetenekler nispetinde yeninden inşa etmekle geçmiştir. 29 Haziran 2000 yılında terk-i diyar eyleyen Cinuçen Tanrıkorur’u, sevenlerinden ve yakınlarından biri olan, değerli tanburî ve mimar Celâleddin Çelik ile konuştuk.

Cinuçen Bey her yönüyle mümtaz bir kişilik. Müzik bilgisinin yanında Türk kültürü konusundaki bilgileri, Cumhuriyet döneminden yaşadığı döneme kadar ki siyasi süreçler ve bu süreçlerin yönetimi hususundaki bilgisi, yabancı dile olan yatkınlığı vb. özellikleriyle çok yönlü bir kişilikti Cinuçen Bey. Tüm bunların yanında udda kendi sesini bulmuş, tavır geliştirmiş, virtüozitesi tüm dünyada takdirle karşılanmış bir müzikolog… Üslubu, nev’i şahsına münhasır edasıyla Cinuçen Bey bizler için çok kıymetli bir isim. Şunu sorarak başlamak isterim. Günümüzün tabiriyle ‘kendini çok iyi yetiştirmiş’ biri olan Cinuçen Bey, bu eğitimi ve görgüyü nereden, kimlerden aldı?

Cinuçen Bey, İstanbul doğumlu. İstanbul derken, eskilerin ‘Nefs-i İstanbul’ dedikleri, gerçek İstanbul’u kastediyorum, çünkü Fatih doğumlu. Ebeveyni de, onların ebeveyni de İstanbul doğumlu. Şehir kültürünün sonradan değil, bir kaç nesil öteden beri mensubu. Dikkatinizi çekerim; 1938 doğumlu, İtalyan Lisesi mezunu birinden bahsediyoruz. Ud çalan ve çalışan bir anne ile zanaatkâr, dil ve kültür şuuru sahibi bir babanın evlâdı. Bu arka plan bir tarafa, doğuştan da yetenekleri olan bir çocuk. Kalemle ilgili her kabiliyet ona verilmiş, güzel yazı, resim; seslerle de arası iyi, diline hassas. Bu donanıma sahip bir İstanbul efendisi, her halükârda yaptığı işi iyi yapacak, seçtiği alanda müstesna, konuşulacak bir isim olacaktı. Bizim için önemli olan, bu özel insanın daha çocukken millî kültür şuurunu tatmış ve o dert ile dertlenmiş olması. Bu bizler için büyük bir şans.

Aileden, özellikle babasından bu terbiyeyi nasıl aldığını, kendisi çok güzel anlatır. Beş yaşında iken Mehmet Akif’in ‘Çanakkale Şehitlerine’ şiirini ezberinden okuyan, bunu gözyaşları içinde dinleyen ilkokul müdürünün tasarrufu ile mektebin doğrudan ikinci sınıfına başlayan bir çocuk bu. Yani, bahsettiğiniz gibi ‘kendini iyi yetiştirme’si için eline doğru ve güzel enstrümanların yanında, bir de istikamet verilmişti. Gerisini yapması, bu yolda yürümesi için ihtiyaç duyacağı donanım etrafında ve doğuştan gelen kabiliyetleriyle hazırdı diyebilirim. O istikamet, şiar, çocuklarımıza “çocuktur, anlamaz” demeden tattırılmalı sanırım.

Cinuçen Bey’e göre nedir musiki? Kendisinin musikimize yaptığı katkılardan bahseder misiniz?

Müzik onun için sadece müzik değil, bu kültür dairesinin en efsunlu, en tesirli vasıtası idi. Müziği bir dil gibi algıladığını biliyoruz, hatta ondan sık sık perilerin dili (muse-ica/peri-ce) diye bahsederdi. Devamında yaptığı yorum da etkiler beni: “Müzik perilerin dilidir, bu dili herkes konuşamaz; ama herkes anlayabilir.” Herkesin anlayabileceği bir dil olduğunu kabul eden, herkesin gönlüne hitap edecek bir müzik hayal eden, müziği hak ettiği gibi kelimelerin üzerine çıkaran, yücelten bir kavrayış ve anlayış sahibi biri Cinuçen Bey. Onun için müzik bir kimlik unsuru idi. Elinde udu ile hem çalıp hem söylerken kadim bir ozan veya ‘troubadour’ gibi tek başına bir kültürü temsil ederdi. Bu yalnız başına müzik yapan sanatkârı dinlerken arkasındaki edebiyatı, mimarîyi, medeniyeti tadarsınız. Ummandan bir katredir müzik onun için, bir kimlik ve şahsiyet meselesidir.

Cinuçen Bey’in ud icrasındaki tavrını anlatır mısınız?

Biraz kaba tabirle söyleyeyim, Cinuçen Bey benim için uda iade-i itibarını yapan figürlerden en önemlisidir. Ud, hemen her tür müziğe uygun, belli bir seviyeye kadar icrası zahmetsiz sayılabilecek, popüler bir saz. Yakın geçmişte de böyleydi denebilir; abartarak söyleyelim, istisnalar hariç, klasik ve ciddi müziği tanbura terk etmiş, daha kaba işlerin sazı gibi algılanır olmuştu. Sanki eline alanın çaldığı, ‘piyasa müziği’ne ait gibi görülen ud, Cinuçen Bey’in elinde ise asil bir saray sazı, klasik ve yüksek kültürün enstrümanıdır.

Burada o bahsettiğimiz istisnaları teşkil eden, Cinuçen Bey’in öncülü olan üç önemli virtuozu anayım. Bunlardan ilki Udî Nevres BeyTanbûrî Cemil Bey’in çağdaşı olan Nevres Bey, devrinin en önde gelen udîsi. Ardından Şerif Muhiddin Targan, Batılı tarzda bir müzisyen, çellist. Ve sonra Cinuçen Bey’in de hayranı olduğu Yorgo Bacanos, yakın geçmişin en büyük ud virtuozu. Bu önemli isimlerin arkasından gelen Cinuçen Bey, devrinin udîleri arasında şüphesiz en önemlisi, kendine has tavır sahibi bir isim. Bir ekol yarattı, kendinden sonra onu takip eden, taklid eden onlarca udî yetişti. Bu önemli bir şey.

Cinuçen Bey’le hususî bir sohbetimden, kendi ağzından dinlediğim bir mevzuyu ilk kez burada anlatayım. Hususî bir tespittir, ama kayda geçmesinde mahsur yok. Bendenizi genç yaşımda ciddiye alıp bire bir sohbet ederdi. O yaştaki çocukları bugün çoğumuz görmüyoruz bile, görsek de başını okşayıp “nasılsın yakışıklı” demekten öte gitmiyoruz. Cinuçen Bey’in farkı, tohumda ağacı gören bir göz ile çocukta dünyayı görmesi, ona göre muamele etmesiydi. Onun yanında hiç bir zaman kendimi çocuk gibi hissetmedim. Hatta bir çocukta hoş görülebilecek şeyleri o hoş görmez, ağzımdan çıkan her hangi bir şeyi oldukça ciddiye alır, yerine göre de sertçe düzeltir / paylardı. Bir gün bu sohbetlerimizden birinde şöyle dedi: “İki tip sâzende vardır: Bir; saz çalmak için doğmuş olanlar. İki vizyonu ve çalışmasıyla sazını çalanlar.” Bu tespiti yaptıktan sonra iki tip için de örnekler verdi. Yorgo’nun (Bacanos) ve babamın (Necati Çelik) birinci tipe, mesela Sadi Işılay’ın ve kendisinin de ikinciye dâhil olduğunu söyledi. Bu elbette birinci tipteki isimler çalışmadan bu ustalığa erişti veya tersi anlamına gelmiyor. Onun kastettiği çok daha ince bir tasnifti. Babamın özellikle sağ eline hayrandı, çünkü Yorgo’nun (Bacanos) da sağ elinin böyle olduğunu söylerdi, “demek aklın yolu birmiş” diye ekleyerek. Bu sağ el meselesi için babama “Necati, sendeki bu sağ el bende olsa, belki aklımdaki müziği yapabilirdim” söylediğini işittim.

Onun geniş muhayyilesi ve açık ufku, el becerisinin çok önünde gidiyordu. Cinuçen Bey’in vizyonu, müzik ve kültür algısı, sazına yaptığı en büyük katkının kaynağı idi. Onun mahareti sazına hızıyla taklalar attırmak değil, yüksek bir ifade getirmesi idi. Hızına yetişilemeyen onlarca sazendenin bugün adını hatırlamazken, Cinuçen Bey herkese nasip olmayacak hususî bir tavır, bir ekoldür. Onun çalışı, henüz ilk mızrabından tanıyacağınız, baştanbaşa şahsiyet sahibi, kuvvetli bir ifadenin temsilidir. Nasıl ki bir mecliste Cinuçen Bey kenarda köşede kalamaz, muhakkak fark edilir ve meclisin çoğunlukla baş aktörü olur idiyse, çalışı da öylesine kendini belli ederdi.

Tavrının çok önemsediğim bir özelliği, mızrap kalabalığını azaltmış olması, her bir mızrabı seçerek ve hakkını vererek vurmasıdır. Tanburun enîni, yani tınlaması uzundur, bir mızrap vurduktan sonra sesin uzamasına iltifat edilir, rezonanslar uzun uzun dinlenebilir. Udîler ise genelde udun tınlamasına kulak vermeden o boşlukları bol ve çoğunda anlamsız mızraplarla doldururlar. Cinuçen Bey udun da enîninden istifade etmiş, uzun tınlamalarla, mızrapsız seslerle ifadeyi güçlendirmiş bir udî. Sanki her mızrabın hesabını verecekmiş gibi, gereksiz olanları çıkarır, hepsini yerli yerince ve yücelterek vurur. Bu da kurduğu müzik cümlelerinin arkasındaki fikirden neşet eder aslında. Aldığı mimarlık eğitiminin ona kazandırdığı tasarım anlayışını, müzikte açıktan açığa değerlendirmiş, bununla başkalarından ayrılmıştır. Bir yapı kurgular, mekân kompoze eder, ayakta duran bir çatkı çatar gibi tasarlanmış cümlelerdir kurduğu müzik cümleleri. Gereksiz elemanlar yoktur, ne lazımsa o vardır. Ünlü mimar Mies van der Rohe’nin ‘less is more’ diye meşhur bir sözü vardır, belki ‘az, daha çoktur’ diye tercüme edebiliriz. Cinuçen Bey’in azalttığı mızraplar, nazarımda o mızrap vuruşlarının kıymetini artırır, onları yüceltir.

Pek çok kişi Cinuçen Bey’i Kürdilihicazkâr makamından bestelediği sözleri Feyzi Halıcı'ya ait "Günaydınım" fantezi şarkısı ve "Köyde Sabah" isimli Hüseyni saz semaisi ile tanıyor. Oysaki kendisinin nice eserleri var! Cinuçen Bey’in güzide eserleri arasında sizi en çok etkileyen hangi eseridir?

Cinuçen Bey eskilerin deyimiyle çok ‘velûd’ bir bestekâr. Bildiğim kadarıyla kayıtlı 505 eseri var! Bunlar da fanteziler, şarkılardan ziyade Mevlevî Âyin-i Şerîfleri, kârlar, besteler, ağır semâiler gibi klasik formdaki eserlerden oluşuyor. Mesela bestelediği dört Mevlevî Âyini, en az 45’er dakika süren, çeşitli bölümlerden oluşan muhteşem eserlerdir, her biri bu 505 eserden sayıca sadece birini teşkil eder. Bu kolay bir iş değil. Kısa sayılabilecek ömrünün çok yılını sayısız hastalıkla geçirmiş biri için bu, gece gündüz çalışmak anlamına gelir. Gel gör ki benim için Neşet Ertaş’ın “Yalan Dünya”sı onun müziğini ne kadar temsil ediyorsa; Cinuçen Bey’in Günaydınım’ı da onu o kadar temsil eder.

Tabii ki bir bestekârın beş yüz eserinin beş yüzü de sevilerek çalınıp söylenmez, bunu geçmiş büyük isimlerden de biliyoruz. Bu beş yüz eserden en kıymetli, en güzelleri gelecek nesillere muhakkak kalacaktır. Bunlar içinde Uzzâl Nakış Yürüksemâisi ‘Neme Yetmez’ de olacak, Beyâtiaraban Mevlevî Âyin-i Şerîfi de olacak, Çargâh makamındaki klasik takımı da olacaktır. Bendenizi bunlara ilaveten çok etkileyen bestelerinden biri Neyzenbaşı Aka Gündüz Kutbay için yaptığı mersiyedir. Aka Bey’e olan hayranlığım, iki dostun arasındaki muhabbet, mersiye geleneğinin ihyası ve Memduh Cumhur Amca’nın nefis güftesinin bir arada oluşu, benim için çok özel.

Bu beş yüz beş eserlik koca külliyatın içinde, daha sayabileceğim birçok eser bana hususî tesir etmiştir. Ancak, babamın her seferinde baştan bestelercesine çaldığı Hüseynî Sazsemaisi “Köyde Sabah”, benim için hepsinin arasında bambaşka bir yere sahip. Bu eser, bir şehirlinin dilinden muhteşem bir köy tasviridir. Yıkılmış Osmanlı’ya ağıt yakarken Huma Kuşu’nu söyleyen bir köylü gibi, bu da Anadolu’yu yaşlı gözlerle izleyen bir şehirlinin müziğidir.

Efendim malumunuz Cinuçen Bey müziği, dili ve kültürü son derece önemseyen biri. Hatta kendisinin “Müzik, Kültür, Dil” adında bir kitabı var. Cinuçen Bey müzik, kültür ve dil arasında nasıl bağ kuruyor?

Müziği bir şahsiyet unsuru olarak görür demiştim, bu misyonu yüklediği ve en az onun kadar önemsediği bir diğer mesele de, dil meselesi idi. Türkçe şuuru, bu kültür dairesinin anahtarıydı ona göre. Çocuk yaşta bize de verdiği mesaj buydu. Burada imlâ kilit bir nokta. İmlâ dikkati, seçilen kelimeye, anlamına, etimolojisine, akrabalıklara dikkati getiriyor. Bu da, Wittgenstein’ı da anmış olalım, doğrudan düşünceyi etkiliyor.

Cinuçen Bey’in Türkçe hassasiyeti bir titizlik, müşkülpesentlik olarak algılanmamalı. O, kültür şehrinin kapısından dil ile geçmiş, bize de o anahtarı hediye etmeye çalışan bir rehberdi. Bir elin parmakları kadar yabancı dili ana dili gibi konuşan biriydi, bunu da kendi dilini iyi bilmesine bağlardı. Kendi dilini iyi bilmek, kendi gibi düşünmek için hem şart, hem de kaçınılmaz bir netice. Hepsinden murad ise, kendisi olmaktır.

Cinuçen Bey’in bir diğer eseri “Türk Müzik Kimliği”. Cinuçen Bey’in Türk müzik kimliği hakkındaki görüşleri nelerdir? Müzik dünyasındaki Türk kimliği nasıl bir kimliktir?

Başlıca bir şahsiyet meselesi olarak gördüğü Türk müziği hakkında vurguladığı hususlardan bir kaçını zikredeyim, hepsinin detayını kendisi kitaplarında anlatır. Halk müziği - saray müziği ayrımını eleştirir ve çürütür, bunun ideolojik ve yapay bir ayrım olduğunu vurgular. Türk müziği onun için bir bütündür, böyle kaba bir tasnif ancak politik bir emelle yapılabilir. Klasik Türk Müziği’nin yüksek bir müzik olarak kabul edilmesi de onun mücadele alanlarından biridir. Klasik müzik deyince akla sadece Klasik Batı Müziği gelir, bununla kavgası vardır Cinuçen Bey’in, bizim de “en az” Batı Müziği kadar saygın bir klasik müziğimiz olduğunu anlatmaya adamıştır kendini. Bir de, Cinuçen Bey yerli bir sanat adamıdır, yerlilikten bahseden çoğu kişinin aksine Batıyı çok iyi bilen biri olarak bu vurguyu yapar. Latince dâhil klasik Batı dillerini, kültürünü ve müziğini bilen birinin yerliliği, uluslararası vizyonu olmayan birinin yerliliğinden farklı ve dikkate değer olmalıdır.

Cinuçen Bey’in Cumhuriyet sonrası Türk müziğine yaklaşımı nasıldı? Cumhuriyet sonrası Türk müziği ve kültürünü nasıl değerlendiriyor?

Bir çağdaşlaşma projesi olarak kendi kültürünü aşağılayan, dışlayan ve yok etmeyi hedefleyen bağnaz Batı hayranlığı, onun en ön cephede çarpıştığı alanlardan biriydi. Cahil halkın mahallî kültürünü (!) muasır medeniyetler seviyesine çıkarmaya yemin etmiş “eğitimli” neslin karşısında ana dili gibi İtalyanca, Fransızca konuşan bu figür, ezber bozan bir söylem ve eylem adamıydı. Onun meşhur sivri dili ve keskin kalemi, bu mücadelede hiç çekinmeden kullandığı enstrümanları idi. Bugün baktığımda benim için çok çarpıcı olan, seçkinci bir entelektüel olarak algılanan bu kültür adamının, 28 Şubat sürecinde, ortalıkta kimseyi bulamayacağınız yıllarda yazdığı dergi yazılarıdır. Bu yazılarda dönemin rektörü Kemal Alemdaroğlu’na yazılmış açık mektuplar bile bulursunuz. Bir sanat adamı, köşesinde suya sabuna dokunmadan sadece müziğin ve sanatın inceliklerinden bahsedebilirdi. Böyle yapsa, kimse neden şu şu konularda yazmıyorsun, görüş beyan etmiyorsun diye hesap soramazdı. Böyle olduğu halde, kimsenin girmeye cesaret etmediği konulara kalemini esirgemeden girmiş, hususî meclislerde konuşmakla yetinmediği fikirlerini, yazılarıyla da tespit etmişti. Müzisyenliği ve sanat üretimi yanında, bu yönü ayrıca dikkat çekilmesi gereken, onu bizim kültürün diğer bir çok müzik adamından ayıran bir özelliktir bana göre.

Cinuçen Bey’in yetiştirdiği öğrenciler kimlerdir?

Hocalık onun çok sevdiği, öyle anılmaktan zevk duyduğu vasıflarından biridir. Aslında en çok hocadır, çünkü yanındaki herkese her an bir şey öğretmektedir. Öğrettikleri müzikle, udla sınırlı değildir; hayata dair her davranış kalıbı, ilişki yönetimi, dil kullanımı, randevu adâbı, vs. her şey onun için bir ders konusu, her yer bir dersliktir. Yetiştirdiği talebeler sayısız, bunlar içinde ud talebeleri olduğu kadar başka sazların sazendeleri, ses solistleri, müzik meraklıları da var. Kendi metodu ile, sıfırdan başlayarak yetiştirdiği ud talebelerinden bildiğim biri Saim Konakçı’dır, çok oldu rahmetli olalı. Birisi de Marc Loopuyt’tur, Fransız. Ama diğer yandan Selma Sağbaş gibi solistler de, Murat Salim Tokaç gibi başka sazlar çalan müzisyenler de onun talebeleridir.

Sanat âlemine hediye ettiği, çoğu bugünün büyük ustaları olan bu isimler, saymakla bitmez. Ancak bunların içinde enteresan bir örnek, babam Necati Çelik’tir. O, Cinuçen Bey’le 1973 yılında tanışmış; bu tarihten 2000 yılındaki vefatına kadar Cinuçen Bey’e hem talebelik, hem de dostluk yaptı. İlgi çekici olan, Cinuçen Bey’in babama talebem değil meslektaşım demesi, babamın ise ona her zaman hocam demesidir, hâlâ da öyle anar. Meslektaşım demesinin sebebi olarak, üzerindeki büyük etkisine rağmen babamın Cinuçen Bey’in salt bir taklitçisi - takipçisi değil; kendine has bir tavrın sahibi olmasını gösterirdi. Babam uda onunla başlamamıştı, tanıştıklarında zaten çalıyormuş. Yani enstrumana başlamak için değil, zaten o sazı çalıyor iken talebe olmuş. Bu bizim sanatta özlediğimiz bir seviyeyi tarif ediyor, daha öğrenecek çok şey var dediğimiz noktada talebe olmak. Şimdi bazı meraklılar, hocam ne kadar zamanda sizin kadar çalabilirim diye sorarak geliyorlar derse. Babam ondan çok şey öğrenir, onu sadece udda değil hayatın her alanında bir numune-i imtisal kabul ederdi.

Son soruyu Cinuçen Bey üzerinden sizlere yöneltmek isterim. Sayısal ağırlıklı bölüm okuyanların müziğe ve sanata yatkınlıkları daha fazladır, şeklinde toplum hafızasına yerleşmiş bir söylem var.  Buna katılır mısınız bilmiyorum ancak buradan hareketle şunu sormak istiyorum. Cinuçen Bey’in mimarlık eğitimi aldığını biliyoruz. Sizler de hem bir tanburi hem bir mimarsınız. Bu bağlamda sanat ve mimari arasında nasıl bir bağ vardır?

Sanat ile hayatın her alanı arasında bir bağ var. Provoke etmek için söyleyeyim, sanatı sanatçılara bırakamayız! Mimarlıkla olduğu kadar muhasebe ile de ilişkisi olmalı, tıp ile de, sosyoloji ile de. Ortalama bir genel kültür meselesi olarak, şiir, müzik, edebiyat, şehir, hayatımıza daha çok girmeli. Müzikle uğraşmaktan maksat sahneye çıkmak değil ki. Müzikle uğraşan kişi çok olmalı ki iyi müzisyenleri bu insanlar başka kulakla dinleyebilsin, başka lezzet alabilsin. Bana göre bir sazı çalmakla uğraşmanın en büyük hediyelerinden biri, böylelikle o sazı iyi çalan birini dinlerken alınan zevkin artıyor olması. Bugün ‘uzmanlaşma’ miti yüzünden, “sayısal”cılar “sözel” konuları, “sözel”ciler de sayısal konuları göz ardı ediyor, karşı tarafa bırakıyorsa büyük bir hata ediyor demektir. Zenginlik, ötekine ait görünen alandan bir şeyler almakta.

Röportaj: Metin Erol