Önemli Olan Şehre Yaklaşım Şekli

ÖNEMLİ OLAN ŞEHRE YAKLAŞIM ŞEKLİ

TOKİ Haber - Şehir Sohbetleri, Mart 2017
Söyleşi: Beyhan Filiz
Fotoğraf: Serhat Özdek

Mimarlığın şehirlere ve içindeki insanlara yapılar oluşturmaktan çok daha fazlasını sunduğunu söyleyen Mimar Celâleddin Çelik, önemli olanın mesleki açıdan alınacak olan tavrı belirlemek ve şehre yaklaşım şekli olduğunu vurguluyor.

En basit anlatım şekliyle; şehirler tek bir yapının inşa edilmesi ile oluşmaya başlar. Bir başına hayatın sürdüğü bu yaşam alanının çevresi dolmaya başlayınca ise zamanla şehirler ortaya çıkar. Bu tanım sadece kentlerin teknik olarak oluşmasını tasvir etse de sürecin arka planında çok daha fazlası yer alıyor. Zira, aslında büyük veya küçük bir yaşam alanın oluşmasını sağlayan en önemli unsurlardan biri de onun verimli ve işlevsel bir şekilde kurulmasını sağlayan mimarlardır.

Mimar kelimesinin imar etme kökünden geldiğini söyleyen Mimar Celâleddin Çelik, imarın ise mamur etme ile ilişkili bir kavram olduğunu belirtiyor. “Mimar bir inşa edici, ancak ondan ayrıca mamur etmesi de bekleniyor. Bu nedenle mimar için mekân kurma faaliyeti aslında bir yeri mamur etmek, yani canlandırmak, şenlendirmek için bir vasıta oluyor” sözleriyle mesleğinin yapı inşa etmekten çok daha fazlasını kapsadığını söyleyen Çelik, mimarın şehre katkısının yaptıklarıyla ortaya çıktığını ifade ediyor. Celâleddin Çelik ile mimarlığın şehrin ruhuna ve içinde yaşayan insanlara katkıları üzerine konuştuk.

Mekânları oluşturan insanların fikirleri ve hayat tarzlarının şehirlerin oluşmasında ne gibi etkileri oluyor?

Bu ilişki geçişlidir. Mekânı tasarlayan zihin, bir iç dünya birikimi üzerine yapıya biçim veriyor, ancak bir yandan da o mekân da insanı biçimlendiriyor. Mimariden kastımız aslında insandır. Zira insanın etrafında şekillenen, şekillenmesi beklenen bir süreçten bahsediyoruz. Her insan aslında bir âlem, ve bir âlemin içinde bulunuyor. Tüm mekân kurgumuz, hayata dair tasavvur ettiğimiz ve tasarladığımız, bizi çevreleyen unsurlardan etkileniyor. Eskiler, şehrin ziyneti insandır derler, yani bir şehrin, mekânın var oluş sebebi içindeki insandır. Orada yaşayan ve onu kullanan insan... İnsanı çevreleyen faktörler ise sonsuzdur. Bunların içine etrafındaki coğrafya, iklim yapısı, yapılı çevre mirası, benimsediği kültürel değerler gibi pek çok unsur dahil edilebilir. Bu açıdan bakıldığında, mimari algı etrafındakileri öncelikle fark etmekle mükelleftir. Öncelikle bunları “görmeliyiz.” Tüm bunları dikkatli bir gözle incelediğiniz zaman, artık size bir mimari tavır belirleyecek hak doğuyor. Bu hakkı doğuran, çevrenin farkına varmaktır. Alınacak tavır etrafla kontrast bir ilişki de kurabilir, daha uyumlu ve mütevazi bir bağ da kurabilir.

Çağımızda şehirlerde yaşayan insanların ve elbette mimarların gündelik hayat ve iş alışkanlıkları bu tavrın oluşmasını nasıl etkiliyor?

Eskiden mimari yapılar oluşturulurken, bölgedeki malzemeler kullanılırmış. Sıcak iklimde killi toprak çeşitli yöntemlerle kurutularak inşaatta değerlendirilir, bölgede taş ocağı varsa, evin inşaatında taş, ormanlık alan yakındaysa yaşam alanlarının ana malzemesi ahşap olurmuş. Aslında insan, tabiatla ilk münasebetini böyle kuruyor. Günümüzde ulaşılan teknolojik seviye dünyanın herhangi bir yerinde istediğimiz malzemeyle bina yapılmaya, malzemelerini oraya götürmeye imkan veriyor. Bu bize bir kabiliyet sağlıyor, ancak bununla birlikte, yerle ve tabiatla ilişkimizi unutmamak gibi bir vazife de ortaya çıkıyor. Günümüzde kullanılan ısıtma-soğutma ve aydınlatma gibi teknolojiler ile modern yapı malzemeleri, bizim mevsimlerle olan irtibatımızı bile bulanıklaştırabiliyor. Güneşin nereden doğup battığını dahi fark etmeyebiliyoruz.

Bir mimar, artık vazgeçilmez hale gelen elektrik veya teknoloji gibi unsurlara rağmen doğa ile bağın kurulmasını ve “unutmamamızı” sağlayabilir mi?

Bugün konfor denince genelde bedeni ihtiyaçların karşılanmasından bahsediyoruz, ancak yine de insanlar sosyal medya platformları üzerinde hâla eski yıllara ait şehir fotoğrafları paylaşıyor. Bu durum bence aslında bir arayışın dışa vurumu. Artık kimse böyle evlerde oturamaz, mesela ahşap cumbalı bir İstanbul evinin ne ısınmasını ne de temizliğini sağlayabiliriz. Buna duyulan özlem bana sorarsanız aslında eskiye özlemden çok ışığa, havaya, insana, bitkiye ve hayvana özlemi gösteriyor. 

Mimari, manevi olarak insanın ruhuna bir katkı sağlayabilir mi?

Her şeyin bir dışı, yani sureti var, sureti olan her şeyin bir de içi var. Yani eski tabirle, sireti var. Eskiler suret ile siret arasında bir ilişki olduğunu söylerler, siretin surete yansıdığını ifade ederler. Mimarlıkta da aslında mekânın iç kurgusu dışa yansır. Bir mimari yapının dış cephesinin seyirlik ve dekoratif olarak algılanması modern bir düşünce. Oysa mimarlık bir mekân tecrübesidir, seyirlik bir malzeme değildir, dinamik bir tecrübedir. Gerçek hayatta fotojenik bir mimarlık varmış gibi, çoğu zaman binaları dış şekilleriyle değerlendiriyoruz, mekân tecrübesi ise gündeme gelmiyor. Mekân tecrübesi olmadan, çok “zengin” bir bina sade ve yetersiz bulunabiliyor. Aynı şekilde dış cephesi gösterişli bir yapının içi de boş olabiliyor. Esas olan, insanın o mekânı ışığı, boşlukları ve geçişleriyle tecrübe etmesidir. Maneviyat ile bağ da tam bu noktada başlıyor.

Varlığın tabakaları vardır. Ontoloji biliminde bu tabakaların hem canlılar hem cansızlar için karşılığını bulmak mümkün. Örneğin Maslow piramidinde bile en altta en temel ihtiyaçlar bulunur. İnsan önce nefes alma, barınma, açlığını giderme gibi ihtiyaçlarını yerine getirmekle mükelleftir. Bu gereksenimler tatmin edildikten sonra ise bir üstteki arayışlar başlıyor. Bunların arasında ise maneviyat da bulunuyor. İnsanlar yaşadıkları yapılarda da bu isteklerinin karşılanmasını bekler. Bu nedenle tasarlarken birinin sadece fizik değil manevî hayatına da dahil olmuş oluyorsunuz.

Şehrin ihtiyaçları, kişilerin istekleri ve mimarın bakış açısı arasında denge nasıl sağlanır?

Bu üç maddenin birbirine yakın bir anlayışta buluştuğu yer ve zamanda mimarlık kalitesi çok üst düzeye çıkıyor. Ortak yolu bulmak gerekiyor, tanınan pek çok nitelikli mimari çevre, toplumsal mutabakat sonucu oluşmuş. Çünkü ortak beğeni düzleminde hareket ediliyor.

Değişim, şehirleri ve mimari yapıları nasıl etkiliyor?

Değişim kaçınılmazdır, ona direnilmez. Önemli olan içinde nasıl tavır alacağınız. Değişimin içinden geçerken nasıl bir tavır takınacağımız, şehre nasıl yaklaştığımızı önemsememiz kaçınılmaz. Şehrin bizimle diyalog kurduğunu söyleyebilirim. İçinde yürüyebileceğimiz, bize karşılık beklemeden bir köşe başında taze içme suyu ikram eden şehrin söyledikleri, cevapsız bırakamayacağımız samimiyette sözler.