Gelenekle Bağlarımız Kopmuş - Röportaj: Ali Pektaş

Gelenekle Bağlarımız Kopmuş - Röportaj: Ali Pektaş

• Müziğe nasıl gönül verdiniz? Sanırım bunda babanızın büyük bir payı var değil mi?

Müziğin içine doğmuştuk, seslerle ne zaman, nasıl tanıştığımı hatırlamıyorum. Sanırım müzisyen olarak doğmadım, müzisyen olarak doğmuş birinin oğlu olarak doğdum.

• Cinuçen Tanrıkorur gibi ustaların hususi sohbet halkalarından istifade etmek size ve müziğinize neler kattı?

Çocukluğumun en belirgin figürleri, şüphesiz babam ve onun hocası olan Cinuçen Bey’di. Büyük isimlerle hep yakındık, ama sürekli ve düzenli görüştüğümüz Cinuçen Bey, ailenin bir ferdi idi. Ona herkes gibi “hocam” dememiz yasaktı, kardeşim ve ben ona kendi isteğiyle “amca” derdik. Babamın hocasına olan saygı ve sevgisini paylaşan annem ise, bu ilişkinin devamlılığını sağlayan vizyoner aktördür. Öyle ki, babam ve Cinuçen Bey birbirlerine dargınlarken de biz annemin gayretiyle onunla görüşmeye devam ederdik. Tabi bunun yanında Cahid Gözkân, Emin Işık, Necdet Yaşar, Niyazi Sayın ve daha uzun uzun adını zikredebileceğim nice kıymetli insanla vakit geçirmek, bir kültür şuuru, sanat zevki katmış olmalı. Mütevazi evimizin kapısı hep açıktı, sanatkârlar, kültür adamları bizim için birer amca, abi, abla idi. Robert Garfias, Zakir Hussain ile de dünya müziğine merak saldım. Hepsinin çok emeği var üzerimizde, güzel insanlar tanımak, büyük bir sermaye.

• Müzikle bu kadar ilgili iken neden mimarlık eğitimi aldınız? Tamamen mûsikî ile ilgilenmeyi düşünmediniz mi?

Bunun hikâyesi enteresandır. Cinuçen Bey tedavi için Amerika’dayken babama yazdığı dramatik bir mektubunda “emr-i hak ne zaman vaki olacak belli olmaz” diyerek amcalık hakkı olarak o sırada yedi yaşında olan benimle ilgili bazı dileklerini madde madde iletiyor, bir vasiyet gibi. Diğerlerini paylaşmayayım, son madde şöyle: “Liseden sonra Ataman’a teslim edilip mimar yapılacak”. Ataman isminde bir dipnot var: “Prof. Dr.Ataman Demir, sınıf arkadaşım, en güvendiğim mimar”. Aradan yıllar geçip meslek seçimi yapmam gerektiğinde, babamın tavsiyesi de şöyleydi: “Müzikten hayatını kazanmak zorunda olma, bu sana müzikte özgürlük getirir. Müziği kendin için yap”. Neticede Mimar Sinan Üniversitesi’ne girdim, mektebe girdiğimde Cinuçen Bey vefat etmişti. O mektubu Ataman Hoca’ya verişim, oldukça dramatik bir andır. Mezuniyet jürimde de Ataman Hoca vardı, enteresan bir vasiyet yerine gelmiş oldu.

 • Babanız udi Necati Çelik ile birlikte konserler ve konferanslar veriyorsunuz? Bu nasıl bir deneyim ve duygu sizin için?

Babamın yanında çalmak benim için bir lütuftur, o, başta dediğim gibi, müzik için doğmuş büyük bir usta. Kendimi müzisyen olarak bile pek görmedim, çünkü etrafımızda -hele müziği- sadece en iyi yapanlar vardı. Babama bunu söyledim birinde, “oğlunum diye benimle çalmıyorsun, değil mi?” diye, güldü, çünkü bunu istese de yapamaz, sanatı ciddiye alır. İki mızraplı yan yana, aslında zor bir ikilidir. Ama uyumluyuz, ben -ona yetişebildiğim kadarıyla- benzer mızrapları, çarpmaları udla yarışmadan, tanbur tavrına uygun olarak yapmaya çalışırım. Bu benim için doyurucu, öğretici bir süreç.

• Bir yandan müzik, bir yandan mimarlık bir yandan yazarlık ve tv programcılığı. Bu kadar işi bir arada yapmak büyük mesai ister. Zor olmuyor mu? Nasıl altından kalkıyorsunuz?

Bunların dışında bir de üniversitede mimarî proje hocalığı yapıyorum. Eskiden beri çok şeyle uğraşırım, bana iyi geliyor. Ancak bu, tanıdığım bazı büyük adamların yanında lafı edilmeyecek bir şey. Çalışkanlığımız, potansiyelimizin çok altında. Farklı işleri bir arada yapmayı bırakamam, ama bir kaç sene sonra daha az görünür olmayı planlıyorum.

• Bunlardan birini yaparken diğerine haksızlık ettiğinizi düşünüyor musunuz?

Çok önemli bir soru. Ben mimarlık yapan bir müzisyen değil, tanbur çalan bir mimarım. İkisini beraber yürütmek zor, ama imkânsız değil. “Hakkını verebiliyor musun?” sorusu ise, hiç sönmeyen bir ikaz lambası. Buna “bırakın mesleği, her şeyi terk edip sadece tanbur çalışmak isterdim” diye cevap verebilirim. Bu cevap da mazeret bulmaktır, “Efendim hayatım çok dolu, zamanım yok, yoksa çok çalışır, müzikte neler yapardım…” demektir. Vicdan, kandırılamayan büyük bir bilge çünkü.

• Köklü bir medeniyetin büyük bir musiki geleneği ve mirası var. Bugün bu musiki gelenek neden çok az insanın ilgisini çekiyor ve neden popülerin bu kadar gerisinde?

Popülerle gelenek yarışamaz. Popüler olanın hazmı kolay olmalı. Bugünün kapitalci çarkını klasik kültür doyuramaz, onun tüketilecek yakıtı olamaz. İnternetten popüleri çıkaramayacağımız gibi, müzikten de çıkaramayız, bırakınız devam etsin. Bizim derdimiz, büyük bir geleneğin kıymetini anlamak ve devamlılığını sağlamak olmalı. Kültürü bir bütün olarak tanıdığınızda, zaten o her bulduğunuzu dinleyemezsiniz. Ruhunuzu tatmin etmeyecektir, iyi bir gömleğe kötü bir kravat takmayacağınız gibi. Mesele sadece müzik değil, büyük bir kültürün, mirasın farkına varmak gerekiyor.

• Siz bu geleneğin özellikle genç kuşaklara aktarılmasında önemli çabalar harcayan birisiniz. Bu bağlamda musiki kültürümüzün aktarılması adına daha fazla neler yapılmalı?

Bizim kuşağın zihninde bu müziğe ait imgeler, okkalı kalabalık korolar, demode kıyafetler, ağdalı söyleyişler, hatırı sayılır bir yaş ortalaması, nostaljik unsurlar, alkışlar, şakşaklar, uçan kuşlar ve martılardan ibaretti… Bu müzik bunu hak etmiyor. Gençlerle geleneğin eski değil, aksine yaşayan, dipdiri, capcanlı bir şey olduğunu paylaşmaya çalışıyorum. Mimarlık talebeleri ile çok yakınım, onları gözlüyorum. Bu müziği ciddiye almaları için, kültürün diğer unsurları ile beslenmiş olmaları gerektiği fark ediliyor. Şehirden, şiirden, kumaştan, lezzetten haberdar olmadan müzik de olmuyor. Müzik kültürünün aktarılması, ortalama zevklere yatırım yapmaktan geçiyor bana sorarsanız.

• Siz aynı zamanda bir mimarsınız. Mimari görüş ve anlayışınızın temelinde neler var?

İnsana ait özellikler, mimariye de yansıyor. Etrafına karşı kaba ve kırıcı olan birinin mimarlığı ile, zarif birinin mimarlığı farklı. Bencil ve kibirli bir mimarlıkla, mütevazi ve olgun bir mimarlık farklı. İnsanın kendini idrak etmesi, etrafını ve geçmişini fark etmesi, kendini iyileştirmesi, bu iyileşmenin de mimariye yansıması gerektiğini düşünüyorum, böyle bir mimarlık düşlüyorum.

• Genelde kültür merkezi, cami, müze gibi yapılar üzerine yoğunlaşmanızın sebebi de geleneği mimariye yansıtma düşüncesi mi?

Gelenekle olan bağlarımız kopmuş, koparılmış, bu kültürel bir kırılmadır. Acı sonuçlarını yaşıyoruz. Bu bağları tekrar kurmak, etrafımıza geleneğin baktığı gibi bakmakla olabilir. Kolay değil ama, biraz bunu yapmaya çalışıyoruz.

• Bir mimar olarak günümüzde yapılan mimari yapıları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ülkemiz için konuşuyorsak, tekil baktığımızda iyi yapılar bulmak mümkün. Ancak nitelikli bir yapılı çevre yok, aksine, inşa etme hırs ve hevesi dizginlenemez bir halde. Temel sorunumuz sanıldığı gibi estetik değil, komşuyu, çevreyi, tabiatı, ötekinin hakkını gözetme sorunu. İçinde yaşamak istediğimiz şehir bu olmamalı.

• İstanbul’da doğup büyüyen ve yaşayan biri olarak, bu şehrin mimarisi İstanbul’a yakışıyor mu?

İstanbul’da doğmadım, üç yaşına kadar Konya’da yaşamışız. Ama yılın yarısında Üsküdar’da, diğer yarısında Büyükada’da yaşıyorum, ofisim Beyoğlu’nda ve mecbur kalmadıkça otomobil kullanmıyorum. İstanbul’un her anını, vapurda, tünelde, kaldırımda tecrübe ediyorum. Şehri böyle yaşayınca farkediliyor ki, burası gerçekten “büyülü bir şehir”. Bu “güzel belde”ye yakışan bir mimarî de üretmiyoruz. Duvarla çevrili dev sitelerin, yüksek blokların konforu gözlerimizi bağladı, toprak, su, yeşil, güneş ihmal ediliyor. Tarih, gözümüzün önünde ama görmüyoruz. Bu konuda iyi bir sınav veremedik, ama bir farkındalık oluşuyor sanırım, umut etmek istiyoruz.

• Özellikle Savaş Barkçın ile yaptığınız TV programı büyük ilgi gördü. Bu ilgiyi bekliyor muydunuz? Bu programı tasarlarken neler düşünmüştünüz?

Bu program Savaş Barkçin ağabeyin fikriydi, bana bahsettiğinde bir heyecan duydum, hâlâ da o heyecanla devam ediyoruz. Aslında konuşan iki adam, bugünün şuh ekranlarında çok çekici değil. Ama beklenenden daha geniş bir ilgi gördü. Her yaştan, her meslekten, her yerden takipçisi var. Sanırım bu konular insanlara sunulmadığı için, rağbet görmez sanılıyor. Bazı ağır konuları ele alışımız dışarıda yaptığımız sohbetlerden çok farklı değil, bu da seviliyor.

• Hem müzisyen, hem yazar hem de mimar olarak en büyük hayaliniz nedir?

Bâki’nin nefis bir beyti vardır, “Bâki kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş”. En büyük hayalim sanırım budur, meslek, sanat, hayat birer vasıta. Hepsinden maksat kaba tabirle adam olmak, gerisi hallolur…

Zaman | Haziran 2016